Gönderen Konu: KÖŞE YAZILARI  (Okunma sayısı 10182 defa)

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
KÖŞE YAZILARI
« : Ağustos 18, 2008, 11:35:02 »
ARKADAŞLAR ÇOK HOŞUMA GİTTİ SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM

Ergenekon Kim? Biz Neyiz?..

 

    TEPE NOT: Hiçbir siyasi örgütle bağlantım yoktur.

 

    Ağzı olan herkes; iktidardaki, muhalefetteki, gazetedeki, televizyondaki, Demirel’i, Marmaris paşası konuştu da konuştu. Bir Erbakan konuşmadı, o da ev mahkumu malum.

    Ha, bir de Cumhurbaşkanı konuşmuyor. O Hakan Şükür’le konuşuyor, Avrupa’da hangi takıma gitsin diye fikir veriyor. (Ben de randevu almaya çalışsam; “Oğlum ÖSS’de şu puanı aldı. Acaba nereyi yazsak? Hangi meslekte ekmek var, hangisinden mezun olursa iş bulur?” diye sormayı denesem diyorum…)

 

    Benim, kurdun, kuşun, börtü böceğin bile bu konuda konuştuğuna dair kuşkularım oluşmaya başladı artık.

    İhtimaller üzerine, sızdırmalara  ya da konuşanların kendi alt bölgelerinden sızana göre öyle yorumlar yapıldı ki, bu yorumları yaparak davaya kova kova su taşıyanlar bile utanmadan “Ergenekon sulandırılıyor.” diye yırtınmaya başladılar.

 

    Biri kalktı “Ben davanın avukatıyım.” dedi. Öbürü beride durur mu hiç? O da kalktı “Ben milletin savcısıyım.” dedi. Bunlar da bizi yönetenle, yönetmeye talip olanlar…

   Yahu! Bu memleketin savcısı, avukatı yok mu? Adamlar işlerini yapmıyor mu? Sizin başka işiniz yok mu?

    Vay benim halkım!

    Onların hakimliği de savcılığı da hikaye de gerçek olan bu halkın bunlara mahkumiyeti…

    Ekonomi feryattaymış, işsizlik rekordaymış, açlık sınır ötesindeymiş, ülke itibarı, her önüne gelenin, iç işlerimiz, yargımız ekonomimiz, politikamız, askerimiz hakkında ahkam kesmesi ve bunlara “Hoopp dur bakalım orada, karışma!” demeyi bırak, gidip ağlayan,şikayet edenler yüzünden) yerlerdeymiş. Boş geeeeççç! Kıllandırma, uyandırma!.. Şimdiki moda Ergenekon. Evele gevele tükür.(!)

    Rektör seçimleri var önümüzde. Saman altlarından sular geçmeye başladı çoktan. İlgilenen var mı?..

       

     Hukukta asıl olan, delilden suça gitmektir.

    Adeta aksi yapılıyor; suçtan delile gitme çabası var sanki, ortaya iddianame bile konmadan çok önce başlatılan ve üzerine vazife olmayanlarca lince dönüştürülen bu davada.

    Suçlandılar, yargılandılar, mahkum edildiler daha mahkemeye çıkmadan…

    Hatta biri öldü gitti suçunu bilmeden.

    Kuddusi Okkır… Gazetedeki o fotoğrafı, o gözleri, o bakışı asla unutmayacağım. Aslında o fotoğraf büyültüp çoğaltılarak, bu insanları mal bulmuş gibi kafadan mahkum eden herkesin her yönüne konmalı, o gözler her yerden bakmalı onlara, vicdanları ile hesaplaşmaları için…

 

    Oysa, mahkemelere intikal etmiş konularda konuşmak hukuken yasaktı değil mi?..

    Suçu mahkemece kanıtlanmamış olanların kişilik haklarının korunması adına, hukuk adamlarının işlerini özgürce yapabilmesi adına konmuş bu kural, en berbat kuralsızlıklarla çiğnendi, biz dinledik, baktık, usandık, bıktık…

    Ama, “Bi bok anlamadık!”

(Yorum bana ait değil. Hislerimin tercümanıdır Uykusuz’un geçen sayısının kapağı.)

    Anladığım şey, bu soruşturmanın, başından bu güne dek hukuk ve insan hakkı ihlalleri ile dolu oluşudur… Dileriz mahkeme süreci sağlıklı işler.

 

 

    Bu kirli çorbayı yedirdikten sonra bir de önümüze Agarta, Şambala falan koydular tatlı niyetine zahir… Ama ben daha yemem, zira kusacağım. Ne işim olur ki, okyanusun dibinden çıkıp orta Asya’nın dibine giren sıyrıklarla? Gözümün gördüğüne kör bakmamaya debeleniyorum ben, yerin dibi şurada dursun…

 

    Gözümün gördükleri de, nasıl bir ülkede yaşadığımı, bu ülkenin nasıl buralara geldiğini gösterip üzüyor beni. Mutsuzum…

 

    Suç dosyaları, söz verdikleri halde kaldırılmamış dokunulmazlıkları nedeniyle raflarda bekleyenlerin, henüz aklanmamış elleriyle “Temiz eller”den bahsetmesi nasıl aptal yerine konmaya çalışıldığımı gösterip kanıma dokunuyor…

 

    Demokratik sistemin D’si bile işletilmeyen ve bu konuda düzeltme adına en ufak bir adım dahi atılmayan siyasi partilerin, başka bir deyişle tek kişi egemenliklerinin, daha başka bir deyişle “Tayyip’in partisi, Deniz’in partisi vs.nin partisi” olarak anılanların, sabah akşam demokrasiden gem vurup kendi demokrasi anlayışlarını kakalamaya çalışmaları giderek “Demokrasi” sözcüğünden gıcık kapmama neden oluyor…

 

    Ağzına hiç yakışmayanların, ormanın yarısından çoğunu neredeyse düşman belleyenlerin , ormanı yangın yerine çevirenlerin okuduğu “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür.” (İşine geldiğinde) Ve bir orman gibi kardeşçesine…” dizelerinin sahibi Nazım’ın uzaklardan haykırışı geliyor kulaklarıma adeta; “Akrep gibisin kardeşim…” (Tuhaf Bir Mahluk şiirinden) İçim daralıyor…

 

    Ömrünü, bu ülkenin dağlarında, terörist peşinde geçirmiş insanların, “Terörist” suçlaması ile (ki savcıların bile ağzı tam olarak varmadığından “Bu bildiğimiz terör değil” tanımına sokuluyor. Terör terördür oysa. Bilmediğimiz terör her neyse ben onu bilmiyorum işte…) anılması karşısında, bu ülkenin bir vatandaşı olarak vicdanım zedeleniyor…

    Yine de, dava konusunda konuşmamam gerektiğini, dava sonucunu beklemem gerektiğini biliyorum.

    Yakın geçmişte de yaşamıştık benzer şeyleri. Aklıma onlar geliyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ve Gnl. Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı’nın uğradığı haksızlıklar…

    Aylarca bekletildiler mahkemeye çıkmak için. Şimdi, Ergenekon zanlılarına saldıranlar, aynı kişiler, o zaman da onlara saldırıp yığınla iftira atmıştı. Biri hastaneye, öteki mezara gitti yargılanmadan. Sonuç: İlk duruşmada beraat…

    Vicdansızlarca bedeli asla ödenemeyecek olan öteki önemli sonuç da, yitip gitmiş bir can ve haksızca sürülmüş lekelerin izleri…

    Ya yine aynı sonuçlanırsa bu da?..

    Neden beklenmiyor mahkemenin kararı?

     Kime nasıl güveneceğiz ki biz? Nasıl koruyacağız haklarımızı? Nasıl sahip çıkacağız insanlık onurumuza?..

   

    Aklımdan sorular geçiyor. Olup bitenlere, tarihte yaşanmışlıklara bakıyorum. Canım sıkılıyor…

 

    Evine hırsız girerse, orada demokrasi işlemez. Hırsıza “Gel otur bakayım kardeşim, demokratik hakkını kullan, söyle bakayım neden beni soyuyorsun?” denmez. Tencere, tava, Allah ne verdiyse girişilir.

    Ülke korumasında da böyledir işler. İdarelerin, iktidarların, ülke yönetenlerin görevi, insanlara hırsızlık yaptırtacak ahlakı yok etmek, güven sağlayarak eve hırsız girmesini önlemektir…

    Yıllardır sürdürülen çalışmalarla, “ Din elden gidiyor!” çarpıtmasıyla (ki bu deyişte haklıdırlar. Çünkü onlara göre din, ellerinde, avuçlarının içinde istedikleri gibi mıncıklayıp, istedikleri şekli verecekleri şeydir. Eldeki o şey, güç demektir, para demektir, iktidar demektir, çıkar içindir…. Elden kaçarsa bunları kaybedebilir, kullanamayabilir, kandıramayabilir. O halde elden gitmesin kardeşim, avuçta dursun(!) Oysa ki, dindar  için dinin yeri yürektir, vicdandır. Oradan gitmez, gideni de zorla tutmaz.) ülkenin çehresi değiştiriliyorsa hak hukuk tanımadan,

    Atatürk devrimleri “Travma” diye adlandırılabiliyorsa nankörce ve durmaksızın bir saldırı varsa laik cumhuriyete, yargıya, orduya, bilime,

    Cumhuriyet devletinin kurumlarıyla sürekli kavga ediliyorsa, orduya “Darbeci”, ordu yanlısına “Postal yalayıcı” deniyorsa açık açık,

 (Oysa ki, ordu çok daha demokrat ve adil bazı sivillere bakarak. )

    “Egemenlik milletindir.” diye haykırırken, millet kavramı %47’ye bağlanıyor, %53 yok sayılıyor, “Bizden değil” diye dışlanıyor, “Seçkinci kesim, elit tabaka, jakoben, laikçi, yetkinci, bilmem neci, zart, zurt” diye akılları sıra aşağılanarak yaftalanıyorsa,

    Yargımıza, ordumuza, Atatürk’e, devrimlere her türlü atış serbestken AB’nin patronları, ABD’nin ağa babaları tarafından, bu ülke üzerine planlar kurgulanıyor ve uygulanıyorsa, posta konuluyorsa hatta bu ülkelerin kıytırık köşe yazarları bile ahkam kesiyorsa hakkımızda ve bunlar karşısında sus pus oluyor hatta onların ekmeğine yağ sürüyorsa şikayet ederek sızlanarak yetkili olanlar,

  Dünya alem, daha önce hiç söylenmedik biçimde “Ilımlı İslam” (Sıcağı, soğuğu, serini vs. olurmuş gibi) diye tanımlıyorsa bu ülkeyi,

   “Velev ki türban siyasi simge.” ediliyorsa,

   ortada bir değil çok fazla terslik vardır…

 

     Birileri bir ülkeyi tehlikeye atıyorsa, birileri de ülkesini, rejimini, bağımsızlığını korumak için harekete geçecek, her yolu deneyecektir. Demokratik ya da değil…

    Yanlış anlaşılmasın, yasa dışı hiçbir şeyi savunmuyorum. Kendi görüşüm kendime, içimden geçenlerden değil tarihten söz ediyorum. Bu hep böyle olmuştur.

     Kurtuluş savaşının öncesine ve devamına baktığımızda, kim hain diyebilir İttihat ve Terakkicilere, Kuva-i Milliyecilere?..

    Diyenler vardır elbette. Bunlara, Bülent Arınç’ın, Ergenekon davası için yaptığı yorumdaki, “Ülkenin bağırsakları temizleniyor” çirkin benzetmesinden yola çıkarak, sinsi ve nankörce faaliyet gösteren, “Ülkenin habis urları” diyebiliriz biz de.

 

    Kötü günler geçiriyoruz, çok kötü…

    Ortalık toz duman. Kafalar çorba.

    İnsanlar korkuyor. Demokrasi var güya ama şikayet etmek, sızlanmak, eleştirmek yasak sanki.

    Tavşan telaşla kaçıyormuş ormandan. Aslan görmüş, sormuş nedenini. “Filleri hadım ediyorlarmış, ondan kaçıyorum.” demiş tavşan. Aslan, “E sana ne? Sen fil değilsin ki.” dediğinde kaçarak yanıt vermiş tavşan: “Ben bu karışıklıkta kime nasıl ispat ederim fil olmadığımı?”

    Fıkradaki tavşan hali var ortalıkta adeta.

    Kim verecek bunların hesabını?

    Bu günleri çok iyi takip etmek, cin gibi olmak gerek.

    Korkunun ecele faydası yok.

    Toplumun vicdanında aklanamayanlar mutlaka mahkum olacaklardır. En azından, varsa kendi vicdanlarında. O da yoksa öbür tarafta. Trilyonluk villalarda, gemiciklerde, tavuk çiftliklerinde, yem depolarında, mısır arabalarında, likit yumurta kavanozlarında, köşklerde, halkın, devletin parasıyla üzerine oturulmuş banka kasalarında saklanamaz hiç kimse.

      Er ya da geç…

     Ama ne demiş atalar?

    Yılan ölür, yılanın soktuğu da ölür.

    Yılansız yarınlarda, sokulmadan, ölmeden yaşayabilmek umuduyla…

 

     DİP NOT: Krem sürsem cildim terle atıyor. Bilinsin ki, kimse etiket, yafta, sıfat yapıştıramaz. Bünye kabul etmiyor.

 

    EN DİP NOT: “Başıma bir şey gelmeyecekse” değil, başıma her şey gelecekse de gelmeyecekse de Atatürk’ü, bu ülkeyi çok seviyorum.

Nilhan Sönmez

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
Darbenin İzleri Sürüyor
« Yanıtla #1 : Ekim 10, 2008, 13:49:11 »
12 eylül askeri darbesinin üzerinden tam 28 yıl geçti ancak  Türkiye bunun izlerinden hala kurtulamadı..darbe yönetimi  kendi meşru zeminini  yaratırken;  Susurluk  ve ardından da Ergenekon’la çıktı karşımıza...12 eylülün en büyük zararı ise bize bıraktığı çağdaş hukuk ilkelerinden uzak anayasası oldu... 

Tarih 12 eylül 1980.. yer TRT Ankara Radyosu... saatler gece yarısı 03:56'yı gösterirken, dönemin Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ordunun yönetime el koyduğunu duyurdu..
Artık Türkiye yeni bir viraja giriyordu.. sıkıyönetimler, gözaltılar, işkencelerle başlayan  dönemin travmatik etkileri ve izleri günümüze kadar devam edecek bir süreçti bu..
ülke genelinde bir kıyım başlamış.. toplu gözaltılar, tutuklamalar, sürgünler,  işkenceler  ülkenin üzerine bir balyoz gibi inmişti... 12 eylül sürecinde 650 bin kişi göz altına alındı.. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı, idamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti, 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü, 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu, 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi, 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.


aradan 28 yıl geçti ancak  Türkiye bunun izlerinden hala kurtulamadı.. 12 eylül kendi derin devletini meşru zeminlerini yaratırken; Susurluk ve ardından Ergenekon’la ortaya çıkan kirli  ilişkiler ağı sistemin içine çöreklendi..


12 eylülün en büyük zararı ise bize bıraktığı  anayasa oldu... 12 Eylül'ün yarattığı Anayasa, demokrasi ile bağdaşmayan hukuk ilkelerini alt üst eden uluslararası çağdaş sistemden uzak bir yapıyla çıktı karşımıza.. darbeyle gelen ve anayasadan güç alan  sıkı yönetim uygulamaları  terörün kaynağını oluşturdu..


ve bugün... demokratikleşme, yargı reformu, yolsuzlukla mücadele Türkiye'nin gündemini meşgul eden ana unsurlar olarak varlığını korumaktadır...  darbenin travmatik etkilerinden kurtulmak; demokratik, çağdaş bir hukuk sistemine ulaşmak ve başka darbelere zemin hazırlamamak için öncelikle 12 Eylül askeri darbesinin ürünü anayasayı değiştirmek şarttır…

Hasan Ünal

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
Ynt: KÖŞE YAZILARI
« Yanıtla #2 : Ekim 10, 2008, 13:52:10 »
Vay vay vay!..


ELİMDE İstanbul’da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir’e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk’ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor.

Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında Cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)

"Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği."

* * *

Derginin Anıtkabir kapaklı sayısında, 19. sayfada bir haber. Bunları sizlerden özür dileyerek aynen veriyorum ki, herkes pisliğin boyutunu görsün. Haberin başlığı: "Dayılanan pezevenge kurşun yağdı."

"Kayseri’de seks dükkanı açarak Müslüman halkımıza meydan okuyan pezevengin kerhanesi kurşunlandı. Kayserili Müslümanlar bu orospu çocuğunun açtığı seks dükkanına giderek ’Ananın porno filmi var mı, eğer gelirse biz satın alacağız. Ananın donunu da dükkanın girişine as’ dediler.

Şimdi biz laiklerden öğrendiğimiz yöntemlerle para kazamayı öğrenen bu orospu çocuğunun anasının filminin vizyona giriş haberini bekliyoruz.

Müslüman Kayseri halkı bizi yanıltmadı ve pezevengin işyeri kurşunlandı. Onları tebrik ediyoruz.

Gün geçmiyor ki Laik Cumhuriyet’in Allahsız ve ahlaksız rejiminin pislikleri görülmesin. Cumhuriyet kazanımları!

’İlke ve inkılapların’ oluşturduğu bu manzara karşısında biz intikam yemini ettik.

Tek tek ve topyekun, hesabını bu dünyada görmek üzere Allah’tan memuriyet diliyoruz."

Bu yayınlar (hem de "Müslümanlık" adına) İstanbul’da Valiliğin, Savcılığın, Emniyet ve öteki ilgili makamların gözleri önünde yapılıyor.

Devlet var mı? Var, var!



Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
ABBAS GÜÇLÜ//CHP’de Kılıçdaroğlu farkı
« Yanıtla #3 : Ekim 10, 2008, 13:55:45 »
Genç Bakış’ın dünkü konuğu, politikanın son dönemdeki parlayan yıldızı CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’ydu.

Öğrenciler CHP’yi eleştirdi ama onu alkışladı.
Hükümeti ABD’nin güdümünde olmakla suçlayan, türbanlı öğrencilere de eğitim hakkı isteyen, milletvekili dokunulmazlığının hemen kaldırılması gerektiğini üstüne basa basa vurgulayan Kılıçdaroğlu, zaman zaman çuvaldızını kendilerine de batırdı ama hedefinde Dengir Mir Fırat‘ın da ötesinde iktidar partisi AKP vardı.

Gergin anlar yaşandı
Haliç Üniversitesi’nde gerçekleşen programda, Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğü dönemine yönelik bazı iddialar nedeniyle, gergin anlar yaşandı. Bir öğrenci, elinde ciddi belgeler olduğunu belirterek bir dizi iddia sıraladı. O da bir tekini ispat edin, yarın sabah milletvekilliğinden istifa ederim dedi. Ama söz konusu öğrenci, yayın süresince bir türlü belgeleri ortaya çıkartamadı. Bir ara gidip alıp geleceğim dedi. Gitti ama eli boş döndü. Yayın sonrasında Kılıçdaroğlu ile görüşerek adresini aldı ve adresine göndereceğini söyledi.
Peki iddialar neydi? SSK’ya kendi ve eşinin yakınlarını aldığı, bölücü doktorları işbaşına getirdiği ve kurumda kadrolaşmaya gittiğiydi...
Vizyon dışında diğer tüm derslerden pekiyi alan Kılıçdaroğlu’ndan işte satırbaşları:
-  Terör konusunda iktidarın kafası berrak olmalı. Ama AKP’ninki değil.
-  Siyasi kararlılık gerek. Benim ülkeme başka bir ülkeden gelip, benim insanımı öldürürse, o ülkelere gider, intikamını alırım. Bize bu hakkı Birleşmiş Milletler veriyor.
-  Irak, ABD işgali altında.
-  Terör örgütüne en büyük finans desteği Batı’dan. Bu destek bitmezse, terör bitmez.
-  Teröre karşı bütüncül bir politika izlenmeli. Eğitim, sosyal, ekonomik önlemler bir arada alınmalı, o hassas bölgede istihdam yaratılıp işsizlik önlenmeli.
-  Türkiye’nin genç bir nüfusu, çok iyi mühendisleri, doktorları, dünya çapında her alanda uzmanı var ama ortak aklı egemen kılacak politikacısı yok.
-  Tampon bölge oluşturabilseydik, bir çok sorunu aşabilirdik. Biz CHP olarak tampon bölgeye sıcak bakıyoruz, ama hükümet ancak ABD izin verirse sıcak bakar, vermezse bakmaz.
-  Diğer partiler özelleştirmeyi savunurken, biz devletin Doğu’ya doğrudan yatırım yapmasını savunuyoruz.
-  Bizim askerlerimiz, polislerimiz şehit ediliyor. Avrupa Birliği’nden ufak tefek sesler geliyor ama onların hoşuna gitmeyen bir şeyler olunca kıyamet kopuyor. Bu çifte standartlara izin vermemeliyiz.

‘Fırat’ın belgelerini bekliyorum’
-  İktidara gelirsek, ABD ile AKP’nin yaptığı gibi at pazarlığı yapmayacağız.
-  Diyorlar ki; Bizim suçumuz yok, eroini TIR şoförü koymuş. Hangi TIR şoförünün 89 kilo eroini olabilir? TIR şoförü asgari ücretten maaş alıyor, 89 kilo eroini olması için, 89 milyon doları olması gerekir.
-  Sayın Fırat yeni belgeler açıklasın diye bekliyorum, benim de yeni belgelerim var, ben de onları açıklayacağım. O açıklamazsa ben yine de açıklayacağım.
-  Halkının hakkını korumayan bir politikacının Meclis’te işi yoktur.
-  Bir komutanımıza zırhlı araç alındı. Bunu en çok eleştirenlerden biri, CHP Grup Başkanvekili olarak benim.
-  Bir gün önünüze bir parlamenter gelir de nutuk atarsa, önce geçen yıl ödediğimiz vergiyi ne yaptınız diye sorun.
-  Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıpratılması tehlikesine de dikkat edelim. Bizim gözümüzde bizim ordumuzun değerini düşürmeye çalışan dış güçler var. Bu ilk Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirilmesiyle başladı.
-  Her ülkede yolsuzluk olur ama demokrasiyi içselleştirmiş her ülkede yolsuzluk yapandan hesap sorulur.
-  Deniz Feneri davası Almanya’da görüldü. Yargılananlar Türk, bağış alınanlar Türk, asıl failler Türkiye’de deniyor, onlar da Türk. Sadece hâkimler Alman ve konuşulan dil Almanca. Ama bizim Adalet Bakanımız, bana ne ya diyor. Eğer bana ne ya diyorsan, o koltukta oturmayacaksın.
-  Bana ne ya diyen Adalet Bakanı, Alman Büyükelçi ile konuşurken. Deniz Feneri’ndeki tutuklular neden daha uzun süre tutuklu kalıyor diye soruyor, ama Almanya’ da bulunan 40 bin tutuklu Türkün biri için bile böyle bir şey sormuyor. Ama Deniz Feneri için soruyor çünkü onlarla iç içeler.
-  Beni bir yurttaş olarak en çok rencide eden, Alman mahkemesinde uzun süre ekranda kalan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile en yüksek cezayı alan kişinin aynı karedeki fotoğrafıdır.
-  Benim göreve getirdiğimi söyledikleri PKK’lı doktoru biz görevden aldıktan sonra başhekim olarak Kars’a gitti.
-  SSK tarihinde ilk kez merkezi sistemle eleman alan, pratisyen doktorları, hemşireleri normal memurları sınavla alan benim.
-  Dokunulmazlıklar kalkarsa meclisin çalışması engellenir diyorlar, Batı’da engellemiyor da bizi niye engellensin!
-  Kürsü dokunulmazlığı olsun ama hırsızlık yapıyorsa dokunulmazlığı olmasın. Yoksa yolsuzlukları engelleyemezsiniz.

‘Köy ağası gitti, kent ağası geldi’
-  Siz hiçbir demokratik ve çağdaş ülkede ya da Afrika’nın üçüncü sınıf ülkelerinden birinde bile naylon fatura düzenlemekten yargılanan bir maliye bakanı gördünüz mü? Bizde var. Otobüs biletlerinde kalpazanlıktan dosyası olan bir başbakan duydunuz mu? Bizde var.
-  Doğudaki feodal düzen sanayileşmeyle yıkılacak. Türkiye’de ağalık düzeni çok, köy ağaları gitti, kent ağaları, sendika ağaları geldi.
-  Hz. Muhammed kendi çağının en büyük devrimcisidir ve çağlar açmıştır. Bu sebeple bu konuyu tartışma mevzusu yapmak bile abesle iştigaldir. İnsanların iç dünyaları kendilerine özeldir, istedikleri gibi yaşarlar, dolayısıyla Hz. Muhammed ile Atatürk’ü kıyaslamak mümkün değildir.
-  Kapitalizm tam olarak çöktü denemez. Ama bu krizlerle kendisini terbiye edecektir.
-  Bugün en ufak şeyi bile ucuza ithal ediyoruz ve Türkiye’de o ürünü üreten firma batmak zorunda kalıyor. İhracat artıyor deniyor. Televizyonda ciddi bir ihracatçı ülkeyiz. O televizyon Türkiye’de üretilirken ithal değerinin girdisi yüzde 96. Yani yüzde 96’sını dışardan alıyorsunuz, yüzde 4 katkı yapıp ihraç ediyorsunuz.
-  Sosyal Güvenlik reformuna kayıt ışı işçilikten başlanmalı. Bu ülkede çalışanların yarısı kayıtdışı. Bize dayatılan reform paketinin tamamı yanlış demiyorum ama çok ciddi yanlışları var.
-  Yeni Sosyal Güvenlik Yasası’nda önemli eksiklikler var. Örneğin 2002 yılında emekli olduysanız aylığınız o yıla endeksleniyor. Milli gelir artışından pay almıyorsunuz. 20 yıl sonra da maaş aynı kalacak.
-  Öğrenci affını destekliyoruz. Biz herkesin okumasını isteriz. Türbanlıların da.
Özetin özeti: Kılıçdaroğlu CHP’ye ayrı bir hava getirdi.

Abbas GÜÇLÜ
« Son Düzenleme: Ekim 10, 2008, 14:01:23 Gönderen: sibela85 »

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
iLKER YASİN//Yalancı rüzgarlar
« Yanıtla #4 : Ekim 10, 2008, 13:57:20 »
ALİ Sami Yen’de ıslıklanan Galatasaray, Şükrü Saracoğlu’nda bilinen Fenerbahçe ve Kharkiv’de Beşiktaş’ın içler acısı hali... Kendi kendine hava basan ve ülke takımlarının futbol oynadıklarını sanan bir milletiz.

Resmen masturbasyon yapıyoruz. Cluj’u, Anorthosis’i sorarsanız, ya kayak merkezi ya kumarhane cenneti sanan futboldan bihaber, sadece bu sporun geyiğini yapan, dedikodusuyla uğraşan bir ülkeyiz. Resim ortada. Dede durur mu, Ertuğrul 2020’de Beşiktaş’ın başında durur mu? Bilmem... Ama bu ülkede futbol bildiğini sanan, gerçekte hiç anlamayan o kadar çok insan var ki...

Monaco’da kuralar çekildiğinde muhtemel 3 güçlü rakip ıskalanıp geçildiğinde, Galatasaray Bellinzona ile eşleştiğinde belliydi Cimbom’un gruplara kalacağı. Bellinzona bize göre iyi bir antrenman takımıydı. Ama ilk maçta 3 gol sığdırınca Galatasaray kalesine, değeri artan Bellinzona değil futbolu tartışılan Galatasaray’dı. Toplam değeri 7.4 milyon Euro olan Bellinzona’nın 114 milyon Euro değerindeki Galatasaray’ı eleyecek hali yoktu ya... Zaten 10 takımlı İsviçre Ligi takımlarının toplam değeri Galatasaray’ın değerinden sadece 28 milyon Euro fazlaydı. Neyse...

Takım olamamışsın

Dünkü maçı, "antrenman maçı" diye düşündüm. Ve Galatasaray gruplarda ne yapar gözüyle izledim karşılaşmayı. Hiç rahat olduğumu söyleyemem. Lincoln’ün kendine gelişi, Topal’ın takıma dönüşü olumlu gelişmeler. Ama takım oyunu, yardımlaşma, hızlı düşünme, geride savunmada hücum için atak üretme, çabuk hareket, alan değiştirme, blokların toplu hareketi yok, yok, yok. Vallahi az kalsın kazanacaktı Bellinzona.

Türk futbolunun hastalığı, bu oyunun ekip halinde oynandığını bilememek veya bilsek bile öğrenememek. Cluj, Roma’ya, Chelsea’ye; Anorthosis, Olympiakos’a, Panathinaikos’a, Werder Bremen’e kafa tutarken, bize de Bellinzona ile Metalist dayılanıyor.

Çünkü, takım olmayı becerme yolunda hamle yapmışlar. Çünkü, 34 yaşındaki Türk Sermeter’i de Bellinzona içine katmış, 7.4 milyon Euro’luk bütçesiyle kendi çaplarında bir takım olmuşlar. UEFA klasmanında 11. sıradayız. Evet, doğru. Yalancı rüzgarlar bizde anevrizmalara yol açıyor, felç oluyoruz. Dün son dakikalarda "Servet gol gol gol dedim" içimden. Galatasaray, dün akşamki futboluyla ligimizin topunu oynadı. Ama işimiz çok zor, yolumuz çok uzun.

iLKER YASİN


« Son Düzenleme: Ekim 10, 2008, 14:00:49 Gönderen: sibela85 »

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
CAN DÜNDAR// Özgürlük mü, güvenlik mi?
« Yanıtla #5 : Ekim 10, 2008, 14:00:03 »
Seçmek zorunda kalsanız; hangisini tercih ederdiniz: Özgürlüğünüzü mü, güvenliğinizi mi?
Daha demokratik bir ortamda güvensiz yaşamak mı daha iyi, güvenlik içinde biraz baskıya boyun eğmek mi?
“Kırk katır mı kırk satır mı?” gibi bir soru bu...
“Şahinler”in oldum olası pek sevdiği bir tercih denklemi...
Çünkü kimse “özgürlük” gibi ne idüğü belirsiz, karın doyurmayan bir şey için evinin barkının, çoluk çocuğunun, doğduğu toprağın güvenliğini tehlikeye atmak istemez.
Yaya yoluna bombaların konulduğu, güpegündüz jandarma karakollarının basıldığı, şehir merkezinde otobüslerin kurşunlandığı, askerlerin, polislerin öldürüldüğü bir vahşet ikliminde elbette hürriyetin adı bile geçmez.
* * *
Ama mesele bu kadar basit değil...
Özgürlükler kısılınca daha güvenlikte olacağımız ne malum?
Üstelik bunu denedik biz... Güneydoğu’da Olağanüstü Hal yönetimi 15 sene sürdü. Bir kuşak, çatışma ortamında, baskı tedbirleri altında büyüdü.
Sonuç ortada...
Bugün sorunun hâlâ çözülemiyor olması, biraz da o dönemki baskıların eseridir.
Yani demokrasiyi kısıtlamanın daha güvenlikli bir ortam sağladığı doğru değil...
Ya tersi?
Yani daha demokratik bir iklimin daha güvenlikli bir ortam yaratabilme umudu...
Asıl denemediğimiz seçenek bu değil mi?
* * *
İşin bir başka boyutu da, uğruna demokratik kazanımlarımızdan vazgeçeceğimiz güvenliğin, kimin güvenliği olduğu...
Getirilecek tedbirlerin, örneğin mahkemeden izin almadan basılacak evlerin, aranacak büroların, çevrilecek araçların, daha uzun sürecek gözaltıların, göz yumulacak işkencelerin, dağdaki teröristin canını yakacağı çok şüpheli...
Buna karşılık, Güneydoğu koşullarını bilenler için artacak baskının ve kurunun yanında yanacak yaşların, dağa katılımı daha da artıracağını öngörmek mümkün...
Böyle bir önlem paketinin nicedir iğneyle kuyu kazarak elde edilen kimi özgürlükçü reformlardan geri adım anlamını taşıyacağı ve Türkiye’yi bir süredir zaten askıda olan demokratikleşme sürecinden hepten uzaklaştıracağı da kesin...
* * *
İşin bir başka boyutu da Güneydoğu seçmeninin iradesi meselesi...
AKP, sorunun çözümünü daha fazla şiddette görenlerden farklı düşündüğünü söyleyerek oy aldı bölgeden...
Ama ciddi bir açılıma cesaret edemedi.
Bugün, sorunu bir güvenlik zaafı gibi gören ve işi askere havale edenlerin yörüngesine girmiş görünüyor.
Bunun bedelini sandıkta ödeyecektir.
Son saldırının kapatılma davası süren DTP’nin boynuna bir ilmek daha geçirdiği düşünülürse son seçimde oyunu ağırlıkla bu iki partiye veren Güneydoğu seçmeni ne yapacaktır?
Komutanların ısrarla yakındığı “dağa katılımın tırmanışı” nasıl önlenecektir?
* * *
Şunu unutmayalım:
DTP’nin kapatılması, düzen partilerinin bölgeden kovulması, böylece siyasetin geriletilmesi, rejimin katılaşması, Türkiye’de demokrasinin işlemeyeceğinin ortaya konması, öfkenin sokağa taşması ve çözümün Meclis’ten dağlara taşınması PKK’nın istediği sonuçlardır.
Hal böyleyken sorulan “Güvenlik mi, özgürlük mü” sorusunun tek cevabı vardır:
Bu soru, bizi ikisinden de mahrum bırakır.
Ortada ne özgürlük ne güvenlik kalır.
Gün, denenmeyeni deneme günüdür.
   * * *
Cemal Süreya ile bitirelim:
“Son kötü günleri yaşıyoruz belki/
İlk güzel günleri de yaşarız belki/
Kekre bir şey var bu havada/
Geçmişle gelecek arasında/
Acıyla sevinç arasında/
Öfkeyle bağış arasında...”

CAN DÜNDAR

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
HAKKI DEVRİM//Serj Sargisyan’ı gözüm tuttu...
« Yanıtla #6 : Ekim 10, 2008, 14:05:20 »
Bence dünün hadisesi ve haberi, Murat Yetkin’in Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sargisyan ile yaptığı geniş kapsamlı mülakattı.
Murat Yetkin bildiğim bir insan. Beğendiğim, güvendiğim, sevdiğim bir gazeteci. Nitekim, yaptığı mülakatı iki kere dikkatle okuduktan sonra, kendime sordum:
– Murat’ın yerinde olsaydım şunu da sorardım diyebileceğin, noksan kalmış bir sual var mı sence bu mülakatta?
Murat’ın böyle bir mülakata (bence çok yerinde ve önemli bir gazetecilik girişimiydi) nasıl hazırlanacağını tahminde bir sıkıntım olmaz. Hadisenin bence asıl güzel yanı, Sargisyan’ın devlet adımı kişiliğiydi. Fevkalâde «aklı başında» bir yöneticiyle karşı karşıya bulunduğunuzu, daha ilk suale verdiği cevaptan anlıyorsunuz. Mülakat sonuna kadar insan tabiatına, dış politika ve komşu devlet anlayışına, karşılıklı ve gerçek menfaatlere, işe duyguları karıştırmadan durumu bilgece değerlendirme esaslarına yüzde yüz bağlı kalarak devam etmiş konuşmaya.
Uzatmadan şunu da söyleyebilirim. Bir bütün ömür boyu dünyayı ve insanları, mesleği (ve mizacı) gereği dikkatle seyretmiş bir Tanrı kulu olarak, bu arada Murat’a seviyeli gazeteciliği için bir kere daha teşekkür etmekten de geri kalmayarak yüksek sesle derim ki:
– Benim gözüm Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sargisyan’ı adamakıllı tuttu.
O makamda bu nitelikte bir siyaset ve devlet adamının bulunuşunu değerlendirmek hepimiz için millî ve insanî bir boyun borcudur, derim.
Borcu yerine getirmeliyiz!
Farklı düşünenlerle tartışmaya hazırım. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün daveti kabul edip Erivan’daki maçı Sargisyan’la yan yana seyretmesinden yana olduğumu burada ve yüksek sesle söylüyorum. Bu toplumun, bu tarihin ve coğrafyanın bir parçası olarak fikir beyan etmekle kalmıyor, bunu alenen ve resmen talep de ediyorum.
Yok yere düğümlenmiş meselelerimiz konusunda mızmızlanmaktan öte bir şey yapamayışımızdan bıktım usandım çünkü!
Sargisyan’ın, hiç yan çizme ihtiyacı duymadan, Murat’ın eksiksiz suallerine verdiği cevapları satır satır, kelime kelime değil, hece hece, altlarını çizerek, yanlarına notlar düşerek okudum, dosyama koydum.
Evet buyrun! Farklı düşünenler varsa, onlarla konuşmaya, tartışmaya hazırım.

HATA-İDİ

Çarşamba günü Mehtap TV’de dinlediğim ilgi çekici bir sohbetten söz ettim Cihannüma’da.
Mehmet Altan, Haluk Şahin ve Eser Karakaş. Önemli konuları ele alan gerçek bir sohbetti, pek beğenmiştim. «Söze,     televizyonda dolaşırken üç tanıdığa rastladım, diye girmişsin. Mehmet Altan ve Eser Karakaş tamam. Ama üçüncü konuşmacı Haluk Şahin değil Şahin Alpay’dı.» diye, diğer tanıdıklarım tiye aldılar beni. Haluk Şahin aradı, beni teselli için, ama o da bir taraftan gülüyordu:
– Bu çok tekrarlanan bir hatadır, üzülme. Alev Alatlı aynı hataya gazete yazısında da değil bir kitabında düştü, diye.
Benzer hatalarım çoktur. Şahin Alpay’dan özür dilerim. Karar verdim, bundan böyle birini Haluk, öbürünü Alpay diye düşüneceğim. Şahin adından da, bana oynadığı oyunun acısını çıkarmış olurum böylece.

«Başbakanın da daniskası var»

Daniska kelimesi nereden geliyor, dedim ve Tietze’den öğrendiğimi size de söyledim geçen gün (Radikal, 26 ağustos). Daniska’nın Baltık kıyılarındaki Danzink (Lehçesi Gdansk) şehrinin adından geldiğini, «Öyle kabul edilir» kaydıyla bildirdikten sonra şunu ekliyordu Tietze: «Orası bir zamanlar önemli bir buğday ihracat merkeziydi. Kelimenin aslında iyi cins bir buğdaya yakıştırılmış ad olduğu düşünülebilir.»
Tietze’nin aziz ruhundan özür dileyerek, bana daha doğru görünen bir başka açıklamaya yer vereceğim bugün. M. Arif Ciliv Bey’den aldığım mektubu sizlere aynen aktarıyorum. (Ve sözlükçülerin istifadesine sunuyorum.)
*
«Açıklamanın daniskası benimki olabilir» diyor değerli okurum.
Sözü ona bırakıyorum:
«Ben Kopenhag Büyükelçisi iken konuyu bana anlatan arkadaşımın yalancısıyım(!), ama sonradan Dışişleri Bakanlığı’nda çok önemli görevlere atandığına bakarak, sözüne itibar etmek gerekir diye düşünüyorum. O zaman arkadaşım da bana, bu açıklamayı Danimarkalı bir hariciyeciden öğrendiğini söylemişti. Her neyse!
«Efendim, tekstil sanayiimizin henüz hassas sektör olmadığı günlerde, canımız ülkemize dikiş-nakış iplikleri kotalar tahsisi yoluyla ithal edilirdi. İşte o tarihte bu ipliklerin en kalitelisi, etiketinde çömelmiş bir kadın resmi bulunan ve Danimarka’dan gelen ipliklerdi. Ben bu makaraları hâlâ hatırlıyorum (Siz de hatırlayacaksınız). Üzerlerinde Made in Danska yazısı bulunurdu.
«Dolayısıyla başlangıçta güzel Türkçemizin ses uyumu tornasından geçerek, «Bende bu ipliğin daniskası var» övünmesiyle dile getirilen deyiş, zamanla her konuda kullanılır hâle gelmiştir. Allaha şükürler olsun ki bugün ülkemizde başbakanın da daniskası var. ( Bu son cümleyi başlıkta kullanmadan edemem. Sevdim çünkü. Okurumun düşüncesini aynen benimsediğim anlamına yormayın lütfen!)
«Ben bildiğimi olduğu gibi aktardım. Bana bu hikâye Danzing yakıştırmasından daha akla yakın geliyor.»
*
Değerli nitelikleri yanında çok da cana yakın okurlarım var benim; gurur duymakla kalmam, böyle bir konuda buluştuğumuzda mutlu da olurum. Arif Beyeefendi Dostumun benzerleri hep birden harekete geçse, Türkçe’ye büyük hizmette bulunurduk. Teşekkür ederim efendim!

HAKKI DEVRİM

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
GÜNERİ CIVAOĞLU//PKK'nın hedefi
« Yanıtla #7 : Ekim 10, 2008, 14:10:24 »
PKK'nın tırmanan eylemlerinin arkasında hangi hedef var?

Aktütün Karakolu'na saldıranların sayısının 300'ü bulması, hemen ardından Diyarbakır'da polis servis aracına bombalar ve yaylım ateş, örgütün sıradan eylemleri değil.
Gerçi polis Diyarbakır'daki saldırının kısa sürede planlandığını açıkladı ama büyük eylem stratejisi değişmiş değil.
Temel amacın; gerginliği yükseltmek ve toplumda iki kutuplu ayrışmayı hızlandırmak olduğu açık.
Altınova'da yaşanan kaygı verici olaylar ülkeye yayılmak isteniyor.

Diyarbakır düşerse...
Kısa vadeli hedef, önümüzdeki yerel seçimler...
AKP'nin Diyarbakır'ı almak kararlılığı şoven Kürt milliyetçiliği/ırkçılığı karargâhlarında ciddi rahatsızlık yarattı.
Belediyelerin, önemli bir maddi kaynak olmasının yanı sıra, siyasal stratejik ağırlığı da var.
Türkiye'ye demokrasi ve insan hakları gündemli her ziyaretin Ankara'dan sonra ikinci ayağı Diyarbakır'dır.
Ankara'daki Batılı büyükelçilerin mutlaka Diyarbakır'a gitmeleri ve Diyarbakır Belediye Başkanı'yla konuşmaları bu stratejik ağırlığın önemini vurgular.
DTP Belediye Başkanlığı, iktidar partisi AKP'ye kaptırılırsa, Kürt milliyetçi/ırkçı politikaların bastığı zemin yitirilmiş olacaktır.
İddiaları, dayandıkları demokratik söylemler, temsil açısından soru işaretleri çizecektir.
Siyasetin özellikle Türkiye'de siyasetin ne yazık ki, çoğu kez sonuç veren faktörü "gerilim"dir.
Farklı partilerin liderleri, gerilimi yükselterek karşı tarafla sertleşerek ayrışmayı, kutuplaşmayı, kendi saflarını sıklaştırmayı amaçlar ve bunu da büyük ölçüde başarırlar.
Ilımlı ortamlarda aidiyet duygusu gevşer.
Tolerans yükselişe geçer.
Ama... Gerilimde ve sertlikte ayrışmalar keskinleşirken, aidiyette hoşgörünün yerini "hain" damgası alır.
PKK, yaklaşan yerel seçimde işte bu faktöre oynuyor.
Güneydoğu'da oyları kemikleştirmeye çalışıyor.
Bu oyuna gelmemek lazım.

Barzani'nin korkusu
Ayrıca... Irak önemli gelişmelere gebe. Kerkük'ün geleceği bunlardan biri.
Fakat dahası, Obama'nın Beyaz Ev'e seçilişinden sonra izlemesi beklenen politika...
ABD Irak'tan çekildiğinde -bu çekilme kademeli bile olsa- özellikle Barzani kendini eskisi kadar korumada hissetmeyecektir.
Türkiye'nin içini ve özellikle Güneydoğu'sunu ne kadar karıştırırsa, bunun kendi yararına olacağını düşünüyor.
"Kuzey Irak'a karıştığınız ölçüde, bizim de Türkiye'nin Güneydoğu'sunda olanaklarımız gündeme gelebilir" mesajı veren söylem Barzani'ye aittir.
Güvenlik güçlerinin Diyarbakır saldırısı katillerinden üçünü yakalamış olması elbette başarı.
Aktütün baskınında ve sonrasında 25 dolaylarında PKK'lının öldürülmesi de öyle...
Ama...
Terörün hedef büyütmesi ve aldığı dış destek nedeniyle soruna çok daha geniş çaplı ve kapsamlı çözümler getirilmeli.

GOLFÇÜ PAŞA

Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Aydoğan Babaoğlu'na medyadan "Golfçü Paşa" etiketi yapıştırıldı.
"Golfün lüks ve pahalı bir spor olduğu ve bir devlet memuru olarak generale yakışmadığı"  gibi göndermeler yapıldı.
Önce bir gerçeğin altını çizelim...
Org. Babaoğlu golfçü tek paşa değildir.
Aralarında eski kuvvet komutanları da olan paşalar hatta albaylar biliyorum.
Golfe başlamalarının nedeni, İstanbul Golf Kulübü sahasının Maslak'taki Harp Akademileri alanında olmasıdır.
Bir tür komşuluk ilişkisi vardır.
Örneğin... Harp Akademileri Komutanı Org. Hasan Aksay da o turnuvadaymış.
Yeşil alanda, temiz havada uzun süre yürüyerek yapılan bu spora ilgi duymaları doğaldır.
Tenis oynuyorlar diye eleştirilemeyecekleri gibi... Golf oynuyor diye de paşalar eleştirilmez.
Ama... Sınır karakolumuza PKK büyük baskın yapmış, 17 Mehmetçik şehit olmuşsa, Hava Kuvvetleri Komutanı'nın o gün golf turnuvasına devam etmesi içe sindirilemez. "Saldırıdan akşama kadar haberinin olmadığı" yolundaki izah çabaları da yanlışı daha ciddi hale getiriyor.
Bir kuvvet komutanı, böylesine büyük bir güvenlik olayından hele Genelkurmay sabah 9:30'da açıklama yapmışsa nasıl haberdar olmaz?..
Yaveri ne yapıyordu?
İstihbarat dairesinden tık gelmedi mi?
Her şey bir yana, oyun arasında yemek zamanı diğer golfçüler paşaya "olaydan duydukları üzüntüyü" bildirmediler mi? "Şehitler için başsağlığı" dilemediler mi?

gÜNERİ CIVAOĞLU

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
ÇETİN ALTAN//Sansürlerle görmezlikten gelmelerin bedeli
« Yanıtla #8 : Ekim 10, 2008, 14:14:49 »
Sansürlerle görmezlikten gelmelerin bedeli
Kısa bir süre için de olsa Köyceğiz’in; günlük ağaçları, okaliptüsler, palmiyeler, el uzatınca soluveren sapsarı sinameki çiçekleri, bembeyaz yaseminler ve renklerin her türlüsüyle paletlenmiş doğal hamağına azıcık uzanmaya kalkınca dahi...
Simsiyah bir kefene benzeyen gazete manşetleriyle “ülke sorunları”, yine burnunun dibine kadar uzanıyor insanın.
* * *
Köyceğiz Gölü’ne doğru yürürken, neler geçmiyor ki aklımdan...
Hekimlere teşhis yasağı konduğunda ve teşhiste ısrar eden hekimler de içeri tıkıldığında; “duyulmayan hastalıklar, hastalık sayılmaz” diye mi düşünülmüştü acaba?
* * *
Ahmet Kutsi’nin, ilkokullarda da ezberletilen ünlü manzumesi:

Orda bir köy var uzakta;
O köy bizim köyümüzdür,
Gezmesek de, tozmasak da;
O köy bizim köyümüzdür.
* * *
Ve yanıtı bir türlü verilmeyen bir soru:
- Biz kimiz, o köyde yaşayanlar kim?
* * *
Köylerin durumunu konu alan şairlerin, yazarların, ressamların ve hatta Ruhi Su gibi müzisyenlerin başlarına az şey mi geldi?
* * *
Köyceğiz Gölü’nün kıyılarında, eminim ki hiç kimse şu sıralarda; İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olarak seçildiği 1939’da hemen Başbakanlığa atanmış olan Dr. Refik Saydam’ın, ilk verdiği demeci düşünmüyor:
- Her işimiz A’dan Z’ye bozuktur.
* * *
Nedense bir daha hiçbir siyasetçi ve sivil-asker bürokrat, kurcalamadı bu itirafı.
Zaten kazara biri kurcalasa, süngülü suçlamalar hızla uzanırdı üstüne:
- Cumhuriyet’in ilke ve temellerine dil uzatıyor!
* * *
Eğer bugün çeşit çeşit kutuplaşmalarla, çalkantılı bir döneme doğru kayılıyorsa; hamasete dayalı demagojik söylemleri kutsallaştırmayla, “her sakala göre tarak vurma” oportünizminin de payı büyüktür bunda.
* * *
İki elim cebimde, göl kıyısından geri dönüyorum.
Kara bir inek otluyor okaliptüs korusunun kıyısında.
“Ulus-devlet” sınırlarını aşan ve küreselleşen ekonomik bir kriz...
Çözümü de ancak “yerel”e göre değil, küresel olmaya mahkûm.
* * *
Yine aklım takılıyor; bizdeki 58 siyasal partiden bir tanesi bile, neden partisinin simgesini, şu atasözüyle bütünleştirmedi, diye:
“Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar”
* * *
Yanıtı hiçbir zaman verilemeyecek bir yığın soru, zıplaya hoplaya dolaşıyor, yemyeşil sazlıkların içinde. Acaba en gerçekçi olanı hangisi şu değişik saptamaların:
* * *
“Vatan” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
“Koltuk ve makam” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
İktidar” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
“Para” söz konusu olduğu zaman, her şey teferruattır.
* * *
Bu arada “meslek sahipleri” ile, “mevki sahipleri” arasındaki ilişki de; şu halk deyimine göre mi ayarlanmakta:
“Köprüyü geçinceye kadar, ayıya dayı diyeceksin”
* * *
1953’te Türkiye’de NATO üsleriyle birlikte, bir de ABD’nin özel askeri üsleri kurulmuş ve Amerikalı “barış gönüllüleri” gelmeye başlamıştı.
Amerikalı “barış gönüllüleri”nin, en çok hangi bölgelerde dolaştığını, kimse gündeme getirmemişti.
* * *
ABD, Irak’ı işgale giriştiğinde; Almanya’daki askeri güçlerinden 120 bin kişilik bir birliği de, bizim Güneydoğu’da -Irak’taki işgale lojistik destek vermesi için- konuşlandırmak istemiş ve isteği TBMM tarafından reddedilmişti.
* * *
120 bin kişilik askeri bir ABD birliği Güneydoğu’da konuşlanmış olsaydı; “öldürme ve öldürülme” üstüne siyah bir kefene bürünen gündem ve manşetlerde de, bir değişim olur muydu, olmaz mıydı; bendeniz bilemiyorum.
* * *
Doğrusu beynim de yoruldu, vücudum da...
Oysa daha ne kadar bulmacalı soru var.
Ancak bendeniz için de, “beynim ve vücudum yorulduğunda” gerisi teferruat olmaya başlıyor ve Edip Ayel’in mısraları, başlıyor uzaktan göz kırpmaya:

Bir gün gömecekler beni şehrin varoşunda;
Boş geçti ömür, kaç günümüz kaldı ki şunda.

ÇETİN ALTAN


Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
HINCAL ILUÇ// Nejat Bey'siz 15 yıl geçmiş..
« Yanıtla #9 : Ekim 10, 2008, 14:20:13 »


Nejat Bey'siz 15 yıl geçmiş..
Oturduğum sandalyenin tam karşısında dev bir ekran var. İçinde de Nejat Bey.. Eczacıbaşı.. Hafif yan oturmuş, bacak bacak üstüne atmış ve tam da gözlerimin içine bakıyor. Objektifin tam göbeğine bakarsanız, resme bakan herkesin gözüne bakarsınız, öylesi değil.. Nejat Bey, bana bakıyor dik dik.. Bana ve yanımdaki boş sandalyeye..
"Niye yalnız geldin?. O sandalye niye boş.. Yakıştı mı" der gibi..
"Vallahi bende kabahat yok" diyorum gözlerimle, gözlerinin içine bakarak.. "İstanbul'un en güzel gözleriyle sözleşmiştik. Son anda bir aksilik oldu, gelemedi.. Yoksa siz şu anda bana değil, yanımdaki boş sandalyeye bakıyor olacaktınız!.."
Nejat Bey, her yaz evinin bahçesinde yakın dostlarına yemek verirdi.. O zaman Erkekçe zamanları.. Ben de her defasında en güzel, en cazip kızlardan birini koluma takıp giderdim. Nejat Bey tüm dostları gibi bizi de kapıda karşılar, yanımdaki kızı yanaklarından öper, elinden tutup içeri alır, sonra bana dönüp "Teşekkürler Hıncal, artık gidebilirsin" derdi, kapıyı yüzüme kapar gibi yaparak.. Sonra gülüşerek sarılırdık birbirimize.. Yanaklarımdan öperken kulağıma fısıldardı.. "Yanındaki sandalyeyi boş bırak yemek masasında.."
Yanıma gelirdi mutlak.. Valla günahını almayayım.. Bana mı gelirdi, yanımdaki güzele mi bilmem?.
İstanbul Modern'de, Nejat Beyin kurmak için en çok heveslendiği müzede buluştuk Salı akşamı, Nejat Bey'siz geçen 15 yılın ardından.. Sevgili Bülent kısa bir konuşma yaptı.. Sonra Can Dündar'ın, onuncu anma yılı için çektiği belgeselden kısa bir bölüm geldi dev ekrana.. Ve orada öğrendim ki beni deniz mahsullerinden nefret ettiren adam meğer Nejat Beymiş..
Efendim Bandırma yılları.. 40'lar.. Ağbim 7 aylık doğmuş, zayıf. Küçükken de zafiyet geçirmiş.. İskelet gibi.. O yıllar yokluk yılları üstelik.. Doktor tavsiyesiyle balık yağı içiyor.. Ben domuz gibiyim, ama ailede eşitlik var. Ben de içmek zorundayım.. Her gece yemekten sonra annem bir elinde şişe, bir elinde kaşık mutfaktan geliyor.. Dünyanın en iğrenç lezzeti.. Yutmakla bitmiyor. Adı üstünde yağ, bütün ağza bulaşıyor.. Dahası.. Bu rezilliği bastırsın diye bir dilim de portakal sokuyorlar ağzımıza.. O durumu daha da felaket yapıyor..
Dedim ya savaş sonrası yokluk yılları.. Bu meret de bol bulunmuyor.. Bitiyor. O zaman ağbimle bayram ediyoruz.. Ama bayramı, akşam üzeri ailece deniz kenarına çay gazoz içmeye giderken dükkândan fırlayan Eczacı bozuyor her defasında..
"Fuat Yüzbaşım.. Fuat Yüzbaşım, senin balık yağın geldi.."
İşte beni ömür boyu balık tadı ve kokusundan nefret ettiren o balık yağını yollayan meğer Nejat Eczacıbaşı'ymış..
Belgeselden öğreniyorum ki 1940'ta okulunu bitirince Nejat Beyin yapacağı iki şey var. İzmir'e dönüp babasının eczacı dükkânını devralmak.. İstanbul'da kalıp kendi işini kurmak.. Nejat Bey İstanbul'da kalıp kendi işini eczane açmak değil, ecza sanayii kurmak olarak belirliyor.. Attığı adım da balık yağı şişelemek ve yurda dağıtmak.. Ona kaldıydı sanki..
Çok şirin bir geceydi.. Sevgili Oya, Sevgili Bülent'le kapıda buluşmak hoştu.. Bu ülkenin önde gelen işadamlarıyla iyi dosttum.. Mesafeli de olsa, sevgi dolu Vehbi Bey.. Sımsıcak Sakıp Ağa.. Can dost, candan dost Bay Vitali.. Ama ille de Nejat Bey..
Babalarla olan bu yakınlık sıcaklığı sadece Eczacıbaşı ikinci kuşağıyla sürdürebildim, nedense.. Bülent ve eşi Oya kardeşlerim gibiler benim için..
Davette, Orhan Boran'ı çok dinç, çok sağlıklı görmek beni nasıl mutlu etti.. Daha bir yığın dost, uzun zamandır görmediğim.. Nejat Bey, sağlığında buluştururdu bizi.. Öldükten sonra da sürdürüyor geleneği..
Geceyi Nejat Beyin, İstanbul Festivali ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı Kurucusu Nejat Beyin adına layık müzik süsledi. İspanya Kraliçesi Sophia'nın himayesinde 1881'de kurulan Avrupa Birliği Oda Orkestrası ve İdil Biret Haydn, Bach ve Mozart çaldılar..
Ayrılırken Doğan Tekeli'ye rastladım. Gecenin tek üzüntüsü oldu benim için.. Doğan ağabey, Nejat Beyin en büyük projesi Ayazağa Kültür Merkezi'nin mimarıydı. Nejat Bey, orduyu ayarlamış, araziyi 1990'da tahsis ettirmişti. Devlet desteği de sağlanmıştı. İstanbul'un simgesi harika bir Kültür Merkezi kuruluyordu.. Nejat Bey temeli bile atamadan ölünce vakfın, dolayısıyla işin başına kardeşi Şakir Bey geçti.. Kazmayı 1996'da vurdular.
Bir ara çalışmalar yavaşladı. Devlet desteğinde gecikme vardı. Şakir Bey bir konuşmasında bir cümleyle sitem etti.. "Bülent Bey'e ulaşamıyor, randevu alamıyorum" dedi. Ve de sözüm ona Kültür âşığı, gelmiş geçmiş en kültür düşkünü başbakan Ecevit, Şakir Beye küstü, İstanbul'un en çağdaş kültür projesine sırtını döndü. O dönünce emir kulu Kültür Bakanı (Ki sonra o da Bülent beye ihanet edip saf değiştirdi, şimdi ne yapar bilinmez) da Ayazağa'yı unuttu. 60 milyon dolar harcanmış ve kaba inşaatının tamamı bitmiş Ayazağa durdu.. Devreye girdim.. Zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i inşaata getirmeyi başardım.. Gazeteleri, televizyonları ayarladım. Ama Ecevit'le bakanının kin ve nefretlerini aşamadım.
Daha sonraki hükümetlerin hemen tüm Kültür Bakanlarıyla ilk olarak burayı konuştum..
İlk önce yakın dostum Erkan Mumcu söz verdi.. "Bak benden çok gençsin, ama bu kurdeleyi kes, Taksim Meydanında elini öpeceğim" dedim..
Tısss!..
Atilla Koç "Tüm önlemleri aldım, kesin bitecek" dedi..
Tısss!..
Ertuğrul Günay'a "AKM kapanıyor. 2010 Avrupa Kültür Merkezi İstanbul'a hiç değilse nerdeyse bitmiş Ayazağa'yı kazandırın" dedim. Söz verdi.. Geçen temmuz ayında da TRT2'de canlı yayında millete söz verdi "2010'a yetişecek" dedi..
Doğan Tekeli'ye onu sordum işte..
İnsan kahroluyor.. Sonuç gene değişmemiş.. Çakılmış tek çivi yok, hâlâ.. Ufukta umut da yok.
Yani.. Günay da, Tısss!..
Türkiye Cumhuriyeti, Kültür Merkezi olmayan tek Avrupa büyük kenti, ama gene de Avrupa Kültür Merkezi İstanbul'un adına ve tarihine yakışır bir kültür merkezi inşaatını 12 yıldır tamamlayamıyor..
Yazıklar olsun!..
Bir İstanbullu olarak ben utanıyorum.. Sorumlular, bu utançtan sorumlu olanlar ne yapıyorlar acaba?.

HINCAL ILUÇ

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
HAŞMET BABAOĞLU//Ayrılık da sevdaya dahil
« Yanıtla #10 : Ekim 10, 2008, 14:24:25 »
Ayrılık da sevdaya dahil

Ben o şiirin aslında çok tanınan dizelerini değil de üzerinde pek durulmadan okunup geçilen dizelerini severim.
O dizelerdeki imgeleri...
Ayışığına batmış karabiber ağaçlarını...
Gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusunu mesela...
Gecenin üzerine serpilen gümüş tozunu...
Kederin insanın içine bir yılan gibi sokuluşunu...
Şairin birdenbire "özgürlüğümüz yoksa, yalnızlığımız mıdır" diye soruşunu...
Ama bir dakika!
Hangi şiir, diyeceksiniz şimdi, söyleyeyim: Attila İlhan'ın "Ayrılık Sevdaya Dahil"i...

Dün Yaşamdan Dakikalar çekimindeydik. (Önümüzdeki Pazar sabahı Atv'de ekrana gelecek bölümün çekimi.)
Vedat Sakman program konuğumuzdu.
Haydi senin bir şarkınla açalım programı dedik ve o Attila İlhan'ın şiirinden kalkarak yaptığı şahane besteyi çalıp söyledi.
Takıldım kaldım bu kez sözlere...
"Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Çünkü ayrılık da sevdaya dahil
Çünkü ayrılanlar hala sevgili
Hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
Her an ötekisiyle birlikte
Her şey onunla ilgili"

Yaşayan için pek tanıdıktır bu duygu ama gel de bilmeyene anlat!
Fakat flörtlerde, kendini aşka benzetmeye çalışıp duran ilişkilerde, "seviyeli beraberlikler"de tam ayrılırken söylenen "seni hep seveceğim" teraneleriyle karıştırmamalı!
Çünkü kabul etmeliyiz ki, o laflar bazen ayrılık sırasında çıkacak zorlukları hafifletecek taktik hamlelerdir!
Bazen de saldırganlık ve gideni duygusal bir hapishaneye "hapsetmek" için kullanılırlar.
Oysa ayrılığı sevdaya dahil edenler çoğu zaman o lafı söyleyecek mecali bulamazlar kendilerinde.

Şimdi işin özüne dönelim.
Neden böyledir?
Flörtten, beraberlikten, evlilikten, cinsel dostluktan falan değil, basbayağı aşktan söz ediyorsak eğer, bilmeliyiz: Aşk ilişkisi başka, aşk başka şeydir.
Aşkın sırrı budur.
Ve kendi sırrını bazen kendine bile itiraf etmek istemez aşk!
Aşk ilişkisi bitse bile aşk sürer kimi zaman!
O yüzden işte ayrılık, hatta özellikle ayrılık aşka dahildir!
O yüzden insanın içinde "kıpkırmızı bir yanardağ ağzı tebessümüne devam eder!"

Daha da yakıcısı şu ki...
Birlikteyken kayıtsızlığın derin sularında boğulup gidebilecek bir aşk, taraflar ayrıldıkları için kendi külünden yeniden doğar...
Hatta kimi ilişkilerde aşk sonradan gelir!
Ayrılıktan sonra...
Kaybın bilinciyle...
Bazılarında gözlemliyorum da mesela...
Aşk gökten zembille inen armağan değil, evden çıktıktan sonra başa düşen saksı gibi...
Tamam!
Duralım burada! Keselim!
Onu öyle demeyecektik zira, bir şarkıdan kalkıp buralara kadar gelmeyecektik!
Her kapıdan aşka çıkmayacak; artık o duyguyu gazete sütunlarında perişan etmeyecektik sözde!
Ama mümkün mü? Değil.
Hiç değil!

HAŞMET BABAOĞLU

Çevrimdışı relichunter

  • Uye
  • **
  • İleti: 35
  • Teşekkür: 0
Ynt: KÖŞE YAZILARI
« Yanıtla #11 : Ekim 10, 2008, 14:31:03 »
gerçekten paylaşım için teşekkürler emeğine sağlık
Kılıçdaroğlu tam bir beyefendi...
Ayrıca Emin Çölaşan a  aşığım...
Geçenlerde internette yapılan bir ankette AKP nin oy oranının gerçekten düştüğünü gördüm.Kararsızlar çok fazla.Ama yine de AKP nin oy oranı CHP ye göre çok fazla...Halkımız bu kadar kanıttan sonra bu kadar şerefsizlikten sonra yine bu gün seçim olsa yine AKP ye oy verecek...
Körüz,sağırız ve dilsiziz...
Adam basın toplantısında armut dedi öbür adam elmadan bahsetti...Fırat yaptığı espiriye yine kendisi güldü adam vak' a ya....
Sonra şunu düşündüm nasıl bu kadar oy alabiliyorlar diye;mahalle ağzıyla konuşan başbakan (benim başbakanım deil; terör örgütüne sayın diye hitap eden şerefsiz benim başbakanım olamaz da zaten) halkı gözünün içine baka baka kandırıyor(benim babam da bunlardan birisidir tarikatları çok iyi biliyorum)
utanıyorum bu ülkede yaşamaktan iki üç şerefsiz Kürt yüzünden güneşlerimiz batıyor(benim kardeşim 2 yıl sonra yeğenim 1 yıl sonra askere gidecek)
yuh olsun bize Amerikadan operasyon için izin alana yuh olsun
ama başbakanın oğlu askeri gitmemiştir çünkü çürük ya :oyy
size iyi oluyor onlara siz oy verdiniz(üzerine alınma sibelcim)
paylaşım için yine teşekkürler...

Çevrimdışı sibela85

  • Daimi Uye
  • *****
  • İleti: 1410
  • Teşekkür: 37
  • Hakkimda Bilgin yoksa, fikrinde olmasin!
Ynt: KÖŞE YAZILARI
« Yanıtla #12 : Ekim 10, 2008, 14:49:52 »
gerçekten paylaşım için teşekkürler emeğine sağlık
Kılıçdaroğlu tam bir beyefendi...
Ayrıca Emin Çölaşan a  aşığım...
Geçenlerde internette yapılan bir ankette AKP nin oy oranının gerçekten düştüğünü gördüm.Kararsızlar çok fazla.Ama yine de AKP nin oy oranı CHP ye göre çok fazla...Halkımız bu kadar kanıttan sonra bu kadar şerefsizlikten sonra yine bu gün seçim olsa yine AKP ye oy verecek...
Körüz,sağırız ve dilsiziz...
Adam basın toplantısında armut dedi öbür adam elmadan bahsetti...Fırat yaptığı espiriye yine kendisi güldü adam vak' a ya....
Sonra şunu düşündüm nasıl bu kadar oy alabiliyorlar diye;mahalle ağzıyla konuşan başbakan (benim başbakanım deil; terör örgütüne sayın diye hitap eden şerefsiz benim başbakanım olamaz da zaten) halkı gözünün içine baka baka kandırıyor(benim babam da bunlardan birisidir tarikatları çok iyi biliyorum)
utanıyorum bu ülkede yaşamaktan iki üç şerefsiz Kürt yüzünden güneşlerimiz batıyor(benim kardeşim 2 yıl sonra yeğenim 1 yıl sonra askere gidecek)
yuh olsun bize Amerikadan operasyon için izin alana yuh olsun
ama başbakanın oğlu askeri gitmemiştir çünkü çürük ya :oyy
size iyi oluyor onlara siz oy verdiniz(üzerine alınma sibelcim)
paylaşım için yine teşekkürler...


öncelikle yorumun için teşekkür ederim

her ne olursa olsun bence bi başbakana ş...z die hitap edilemez..Eleştirdiğimiz şeyleri kendimiz yapıyoruz...
Eğer tv izliyosan orada diyarbakırlı şehitlerimizide göreceksin onlarda kürt ...Malesef hala şunu anlamıyoruz.Terör ün amacı ne??? Terör kürtlerden mi oluşuyor...Türkiye yi bölmek amaç ve amacına ulaşıyor böyle düşündüğünüz taktirde..
Kürtüyle,ermesiyle,alevisiyle,arnavutuyla.. vb.... bu ülke hepimizin

Çevrimdışı relichunter

  • Uye
  • **
  • İleti: 35
  • Teşekkür: 0
Ynt: KÖŞE YAZILARI
« Yanıtla #13 : Ekim 10, 2008, 18:42:29 »
Benim dayım doğuda 5 yıl görev yaptı.Siirt 3 yıl 1 yıl Diyarbakır 1 yıl da Erzurum.Benim dayım öğretmendi ve çok fazla idealistti.Öğrencisine deil İngilizce yi öğretmek Türkçe yi bile öğretemedi çünkü onlar Türkçeyi öğrenmek istemediler gerek de yokmuş öyle demişler... :alks
Dikkatini çekerim bu ülkede fuhuş,uyuşturucu kaçakçılığı,şerefsizlik her bir şey onlardan çıkıyor...
Kürt Yahudi ortaklığı ile ilgili 2 kitap okudum işin en acı tarafı onlar bu ülkede yaşıyorlar ama hainlik yapıyorlar...Yemek yediğin tabağa  tu kaka demiyecen...Çerkez,Laz,Arnavut sorun yok...Her şey kürtlerin başının altından çıkıyor.Oturduğum mahallede çok fazla kürt var ve her zaman olay çıkartıyorlar hainler tek başlarına hareket edemiyor 5-6 kişiyi çağırıyorlar erkek gibi de tek başlarına bir şey yapamıyorlar...1 yıl önce evimin arka sokağımdan daha önce benim okuduğum liseden mezun olan bir şehit çıktı.Yan komşum Diyarbakırlıydı ve umru bile olmadı yalvardık mmüziğin sesini açma diye kürt müziklerini sonuna kadar açtı inadına...Bu onun zafer günüydü.Kürtler bilerek çok çocuk doğuruyor niye?daha fazla türk askeri ölsün diye.
Ayrıca bir başbakana şerefsiz dediğim için özürdilerim ona Adi herif demem lazımdı TERÖR ÖRGÜTÜ BAŞINA SAYIN DEDİ...
Umuyorum ki erkek kardeşin ya da abin yoktur...
Gözümüzde yaş kalmadı artık...

Çevrimdışı relichunter

  • Uye
  • **
  • İleti: 35
  • Teşekkür: 0
Ynt: KÖŞE YAZILARI
« Yanıtla #14 : Ekim 10, 2008, 18:43:43 »
istiyorsanız beni üyelikten de atabilirsiniz umrumda deil TERÖR İŞ BİRLİKÇİLERİNE HAKARET ETTİM DİYE... :avk